Hayat bazen, biz hep sevgi

Hayat bazen bizi soğukta, karanlıkta, karmaşanın orta bir yerinde bırakıverir. Böyle zamanlarda huzuru kaybetmek, bulmaktan daha kolay. Acıyı yoğurup şöyle bir kenarda dinlenmesine izin vermekse zor. Yapayalnız kalırsın bazen severken, çok severken. Birini, hayatı, bir gülüşü, güneşin sıcaklığını.

Ama dedim ya hayat bizi bazen soğuğa, karanlığa, karmaşanın içine hapseder. Ama sen yine de seversin, hem de çok seversin, yapayalnız bile olsan. Ne güzel, ne mutlu sana! Çünkü bu hayatta sevginin sana ihtiyacı var, senin de sevgiye. Onsuz yapamazsın.

Gel şimdi, hazır hissettiğinde al sevgini kucağına. Onu üşümeyeceği ya da hırpalanıp kırılmayacağı yumuşacık bir örtüye sar. O serpilmiş, büyümüş bir fidan, çok güzel bir varlık ya da belki nadide bir çiçek. Onu ne olarak görmek istersen öyle gör. Onu sen bugüne getirdin, başkaları onu senden almaya çalışsa da, onun değerini yok saymış olsa da.

Şimdi kucağındaki bu değerli hazineyle bir yolculuğa çık. Ama hazırsan. Onu kucağında, avucunda ya da güvenli bulduğun herhangi bir şeyin içinde taşımaya hazır olduğundan eminsen. Kalbine yürüyeceksin. Ama ona sadece teğet geçen bir damardan, farklı yönlere sapan yollardan değil; kalbinin en derinine, ormanın en dibine, fırtınanın merkezine varacak yolun. Orada bereketli, pırıl pırıl, cıvıl cıvıl bir bahçe bulacaksın. İşte varacağın yer burası.

Yolculuğun bilinmezliklerle dolu. Kendini korumak, sahibi olduğun değerli sevginin emanetini taşırken emniyetini sağlamak durumundasın. Zorluklarla karşılacaksın. Çamura bata çıka yürüyecek, hatta yorgun düşüp dinlenmek isteyeceksin. Dinlen. Bir ağaç altı bul ya da belki sığınacağın bir kulübe, bir ev vardır orada. Elinden tutacak, sana bir tas çorba verenin olacak belki. Ne kadar şanslısın. Gücüm kalmadı, bu yük çok ağır dediğinde, karanlığın en koyusunda bir destek bulacaksın. Mutlaka.

Bu bahçe o kadar göz kamaştırıcı ki vardığında bunu anlamaman, fark etmemen mümkün olmayacak. Kendine inan bu konuda. Bir bilinmezliğe yürüdüğünü aklına bile getirme. Elindeki sevgi dolu emanetten güç al…

Belki de artık varmışsındır o bahçeye. Türlü türlü çiçeklerin rengarenk gökkuşağının arasında bulacaksın kendini. Hepsi çok güzel, mis gibi kokuyor burası. Ağaçlar da var, bir derecik akıyor. Kuşlar yuva yapmış buldukları kovuklara. “Ah” dediğini duyar gibiyim. “Burası benim kalbimin en içiymiş! Dünyanın en güzel bahçesi benim kalbimmiş meğer!” Burada güvendesin. Hissedebiliyorsun. Ve dünyanın karmaşasında, hırsın pençesinde, heveslerin yıkıcılığında koruyamadığın sevgini bu bahçenin en güzel, en içine sinen yerine bırakıyorsun.

Bu kalp senin. Bu gizli bahçe senin. Sevgini nazikçe bırakıyorsun toprağın üzerine. Üzerine yağmurlar yağsın, bir ağaç büyüyüp onu gölgesinde korusun, etrafını çiçekler sarsın, karıncalar, arılar, böcekler ve doğanın tüm varlıkları onu merak etsin, koklasın. Onu besleyecek her şey var orada. Bunun için minnettar olacaksın. Bu sevgiye verecek bir yerin olduğu için kendine minnettarsın.

Şimdi burada biraz soluklanıp, kalbinin en derinindeki ağaçların en saf meyveleriyle karnını doyurup yeniden yola koyulacaksın. Dünyaya, hayata, yeni anılara ve günlerin koşuşturmacasına. Ama biliyorsun, ne kadar zor olsa da yeniden bu derinlere geri dönebilirsin. Her gidişinde daha da besleneceksin sevginin büyüdüğü bu yerde ve her dönüşünde belki de kendinden beklemediğin kadar fazlasını geri getireceksin hayata.

Mor kanepesini satan kadın

İhtiyaçlar değişiyor, hayatım bir gün öncesiyle bile aynı kalmıyor, ne tuhaf.

Bir süredir aldığım yeni kararlar, olanın içine farklı bir bakış açısıyla sığmaya, yerleşmeye zorluyor beni. Otuz üç yaşımda kariyerimi, günlük yaşantımı ve alışkanlıklarımı sil baştan değiştirirken eskinin, aşina olunanın içinde kalmak istiyor bir yanım evet, ama orası artık o kadar sıkışık bir yer ki içinde kalabilmek ne mümkün. 

Ne kadar korkuyorum değişmekten. Yeni bir kabuk bulsam kendime büyük mü gelir acaba, diye kabuğuma girip girip saklanıyorum. Tamam, arada bir de çıkıyorum oradan ama yazık, zavallı kabuğumla da sürekli bir sürtüşme halindeyim. 

Şimdi versiyon olmuş bilmem kaç 

Olan aslında neydi, biliyor musun? Güzelim mor kanepem ne yaptıysam ne ettiysem evimin hiçbir yerine sığmıyordu. Sığmıyordu işte! Ve ben yıllardır bunu göremiyordum, görmek istemiyordum. 

Şimdi ise değişimi böylesine içten gelen bir arzuyla pratiğe dökerken, fiziki değişime bu direnç nedendi? Oysaki yapmam gereken şey çok basitti: Yeniye alan açmak! Bunun için de evimde bazı değişiklikler yapmalıydım. 

Yaptım da! Güzelim mor kanepemi sattım. Mor kanepesini satan kadın oluverdim. Hatta onu satın alan kadın ve onunla birlikte evimi ziyarete gelen kardeşi o kadar tatlı insanlar çıktılar ki ortak tanıdıklar, benzer iş deneyimleri derken kanepeyi sattığımı bile unuttum. Buraya kadar her şey normal. Şahane!

Derken gün geldi çattı ve nakliyeciler kapımı çaldı. Mor kanepemi alıp apartman boşluğuna çıkardılar. “Abla, kapatabilirsin. Hallederiz biz… Abla, iyi günler…” Ben inat, kapının ağzında dikilip telefonla uğraşır gibi yapıyorum. Beynimin içinde şu düşünceler dönüyor: “Acaba iyi saracaklar mı?”, “Bir yerine zarar gelir mi?” “Ben neden satıyorum seni, ne güzel kanepeydin sen?” “Yok muydu bunun başka yolu?”

Kanepemi satmak isteyen bendim. Ben vermiştim bu kararı. Şimdi ne oluyordu bana canım? Kanepe aşağı indirilirken içimde bir yer neden böyle acımaya başlamıştı birden. Utanmasam ağlayacaktım. Allahtan utanmadım da ağlayabildim.

Hissettiğim hüzün işte böyle bir şeydi. O mor kanepeyle bir dönemi, yaşanan güzel günleri de satmış gibi suçladım kendimi. 

İnsanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğunu anlaması zor, hatta içimizdeki sese kulak vermezsek bu bir ömür alabilir. Evlilik, benim için bundan altı sene önceki yeni hayatımdı. Yeni yeni hayatlarım oluyordu benim ve onların hep yeni kalmasına özen gösteriyordum. Aslında en basit tabirle evlilik, hayatımın birkaç önceki versiyonuydu. Şimdi versiyon olmuş bilmem kaç.

Bu günüme gelmişim ve şimdiki kendim için neyin mühim olduğunu iyice bellemişim ne mutlu, ama işte altı sene önceki Elçin evini, yeni yaşantısını kendi ihtiyaçları üzerine kurmakta belli ki güçlük çekmiş ve sepetine yerli yersiz bir sürü şey doldurmuştu. Ortada bir yanlış ya da doğru yoktu, yalnızca ‘o ben’ gerçek ihtiyaçlarının farkında değildi. Ama şimdi ‘o kendim’e tatlı bir gülümsemeyle bakabiliyorum. Bunun adı şefkat olabilir.

Hali hazırda var olan

Maddiyatta olan bir şeyden vazgeçtiğimizde ya da maddi bir kayba uğradığımızda sadece o tek şeyin yokluğuyla baş başa kalmıyoruz aslında. Kaybedilen tek bir şeye atfettiğimiz yüzlerce anıyı da sildiğimizi sanıyoruz. Bir endişe peydahlanıyor derinde bir yerlerde.

Oysaki somut olan her şey, gözle görülemeyenin sadece bir yansıması. Maddiyatta var olan her şey, maneviyatımda olan şeyler için birer araçtan ibaret. Bedenim, evim, işim, güzel giysilerim, mor kanepem…

Böyle bir aracı yitirdiğimde, kimsenin gözle görmediği, bana ait bir duyguyu, bir anıyı ya da yaşanmışlığı değil bunların sadece bir yansımasını yitirmiş oluyorum. İşlevi sadece içimde ‘hali hazırda var olan’ı anımsatmak olan somut bir yardımcıyı serbest bıraktım da denebilir. Asla kopmak istemediğim, o iç yakan, kalbin içinden olan şeyin herhangi bir olay sebebiyle yok olması ve onu birinin benden çekip alması mümkün değil.

Sahiplikler değişebilir, dönüşebilir, sahip değiştirebilir ve önem sıralamasında alt basamaklara gerileyebilir. Hayatımız boyunca eskinin yeniye yer açışına tanıklığımız hep bundan.

Diyeceğim o ki ben o mor kanepemde pek bir vakit geçirmemişim aslında. Meğer ben sadece, yeni bir hayat kurmanın heyecanını oturtmuşum o kanepeye. Onu layıkıyla da ağırlamışım. Peki, mor kanepemden vazgeçmek, onu evim için seçerken yaşadığım o ‘ilk günkü heyecan’ı silip götürebilir mi? 

İçimde olanı dışımda aramaya çalışmam boşuna. Beni ben yapan o anı her neyse bende. Bir şeyleri bırakmakta güçlük çekiyorsam, biliyorum ki o şey benim ta içimde ve kalbimin içinde olanı ne olursa olsun asla kaybetmeyeceğim.