Hayat bazen, biz hep sevgi

Hayat bazen bizi soğukta, karanlıkta, karmaşanın orta bir yerinde bırakıverir. Böyle zamanlarda huzuru kaybetmek, bulmaktan daha kolay. Acıyı yoğurup şöyle bir kenarda dinlenmesine izin vermekse zor. Yapayalnız kalırsın bazen severken, çok severken. Birini, hayatı, bir gülüşü, güneşin sıcaklığını.

Ama dedim ya hayat bizi bazen soğuğa, karanlığa, karmaşanın içine hapseder. Ama sen yine de seversin, hem de çok seversin, yapayalnız bile olsan. Ne güzel, ne mutlu sana! Çünkü bu hayatta sevginin sana ihtiyacı var, senin de sevgiye. Onsuz yapamazsın.

Gel şimdi, hazır hissettiğinde al sevgini kucağına. Onu üşümeyeceği ya da hırpalanıp kırılmayacağı yumuşacık bir örtüye sar. O serpilmiş, büyümüş bir fidan, çok güzel bir varlık ya da belki nadide bir çiçek. Onu ne olarak görmek istersen öyle gör. Onu sen bugüne getirdin, başkaları onu senden almaya çalışsa da, onun değerini yok saymış olsa da.

Şimdi kucağındaki bu değerli hazineyle bir yolculuğa çık. Ama hazırsan. Onu kucağında, avucunda ya da güvenli bulduğun herhangi bir şeyin içinde taşımaya hazır olduğundan eminsen. Kalbine yürüyeceksin. Ama ona sadece teğet geçen bir damardan, farklı yönlere sapan yollardan değil; kalbinin en derinine, ormanın en dibine, fırtınanın merkezine varacak yolun. Orada bereketli, pırıl pırıl, cıvıl cıvıl bir bahçe bulacaksın. İşte varacağın yer burası.

Yolculuğun bilinmezliklerle dolu. Kendini korumak, sahibi olduğun değerli sevginin emanetini taşırken emniyetini sağlamak durumundasın. Zorluklarla karşılacaksın. Çamura bata çıka yürüyecek, hatta yorgun düşüp dinlenmek isteyeceksin. Dinlen. Bir ağaç altı bul ya da belki sığınacağın bir kulübe, bir ev vardır orada. Elinden tutacak, sana bir tas çorba verenin olacak belki. Ne kadar şanslısın. Gücüm kalmadı, bu yük çok ağır dediğinde, karanlığın en koyusunda bir destek bulacaksın. Mutlaka.

Bu bahçe o kadar göz kamaştırıcı ki vardığında bunu anlamaman, fark etmemen mümkün olmayacak. Kendine inan bu konuda. Bir bilinmezliğe yürüdüğünü aklına bile getirme. Elindeki sevgi dolu emanetten güç al…

Belki de artık varmışsındır o bahçeye. Türlü türlü çiçeklerin rengarenk gökkuşağının arasında bulacaksın kendini. Hepsi çok güzel, mis gibi kokuyor burası. Ağaçlar da var, bir derecik akıyor. Kuşlar yuva yapmış buldukları kovuklara. “Ah” dediğini duyar gibiyim. “Burası benim kalbimin en içiymiş! Dünyanın en güzel bahçesi benim kalbimmiş meğer!” Burada güvendesin. Hissedebiliyorsun. Ve dünyanın karmaşasında, hırsın pençesinde, heveslerin yıkıcılığında koruyamadığın sevgini bu bahçenin en güzel, en içine sinen yerine bırakıyorsun.

Bu kalp senin. Bu gizli bahçe senin. Sevgini nazikçe bırakıyorsun toprağın üzerine. Üzerine yağmurlar yağsın, bir ağaç büyüyüp onu gölgesinde korusun, etrafını çiçekler sarsın, karıncalar, arılar, böcekler ve doğanın tüm varlıkları onu merak etsin, koklasın. Onu besleyecek her şey var orada. Bunun için minnettar olacaksın. Bu sevgiye verecek bir yerin olduğu için kendine minnettarsın.

Şimdi burada biraz soluklanıp, kalbinin en derinindeki ağaçların en saf meyveleriyle karnını doyurup yeniden yola koyulacaksın. Dünyaya, hayata, yeni anılara ve günlerin koşuşturmacasına. Ama biliyorsun, ne kadar zor olsa da yeniden bu derinlere geri dönebilirsin. Her gidişinde daha da besleneceksin sevginin büyüdüğü bu yerde ve her dönüşünde belki de kendinden beklemediğin kadar fazlasını geri getireceksin hayata.

Pancar çorbası, bulaşıklar ve farkındalık

Mutfak başlı başına yaratıcı bir yer ve ben gerçekten sihrine inanıyorum. Ortalığı toplayıp bir yemek pişireyim hazır evdeyken ve işim yokken dedim, kendimi şarjı yüzde 9 kalmış telefonumun ekranımdaki bu yazıyla buluverdim. Hem deneyimledim yazdıklarımı hem de deneyimlerimi yazdım. Demek ki olacağı varmış dedim, açığa çıkacaklar varmış.

Birincisi, bazen akışına bırakıp hiçbir tarife bakmadan yemek yapmak gerek. Ciddiyim. Evde hangi malzeme eksikmiş, buna odaklanmadan bir elindekilerle yetinme pratiği olarak değerlendirebilirsiniz bunu. Ölçek ayarlama, sayma veya tartma gibi detaylar olmayınca aslında hata yapmanın olasılık dışı olduğu bir alan açılıyor insana. Bir süredir sebzelikte unuttuğum pancarlarla göz göze geliyordum, erteliyordum. Bugün ben de fikirlerin, yargıların olmadığı bir alanda bir pancar çorbası pişirmeye karar verdim.

İkinci olarak aklıma gelen, elimizin altındaki alanda günlük eşyaların olağan yerlerinde küçük değişiklikler yapmak. Düzenli olmak, eğer seviyorsanız (ya da birçoğumuz gibi takıntılıysanız, mesela ben), şahane bir bütünlük, tamamlanmışlık ve olmuşluk hissi veriyor insana. Ancak arada bir en sevdiğiniz renkli tabaklarınızı rafınızda her zamankinden farklı yerlere yerleştirebilirsiniz, bu bile zihnimizde bir nevi canlılığa yol açabilir. Bakalım tabaklarımızın keyifleri yeni yerlerinde de yerinde mi?

Tüm bunların çorbamla ve tabaklarımla ne alakası var?

Sonra biraz ciddileştim. Pancarların suyu çıldırmışçasına kaynamaya devam ediyordu…

Hangi ‘duygularım’ın benim içimden geldiğini, hangilerinin benden olmadığını yani bana kendi içsel alanım dışında bir yerden ulaştığını, bunların kaynağının benim benliğim olmadığını fark etmek. Böyle bir cümle yazdım.

Şimdi bir his seçelim. Ben de seçtim. Eskilerden olmasın, mümkünse dün ya da bugünden bir şeyler anımsamaya çalışalım. Eğer bir duygu size aitse görünen, açığa çıkan o duygunun altında bir niyet, bir arzu veya talep yatıyordur. Ruhumuzun açıklarını, açlıklarını olduğu şekliyle -iyi ya da kötü imiş ayırt etmeksizin- kabul etmek bu alan farkındalığında yardımcı olabilir.

Bizim için kötü olan bir duygunun, örneğin kıskançlık, altında değer, sevgi veya saygı görme gibi bir istek yatabilir. Bu duygunun üzerinden, duyguyu hissettiğiniz kişi, durum veya olay özelinde sükunetle ve dikkatlice geçmeyi deneyin. “Bu talebimi karşı tarafa iletme şansım olmuş muydu?” “Neden ilginin üzerimde olmasını istedim?” Çabamın fark edilmesi için, görünür olmak için bir çağrının sessiz çığlığı olabilir bu gücenmem. Ve benim ihtiyaçlarından kök bulan, karşımdaki kişiye değil bana ait olandır.

Çok tanıdık, iç gıcıklayıcı bir his

Benim duygum gerçekten de bana ait, evet şimdiden rahatlamaya başlıyorum ama bu aynı zamanda canımı sıkıyor. Neyi yanlış yaptım ki bu korkunç duyguyla uğraşıyorum?

Kötü bir hissiyatın kendimize ait olmasını kabullenmeyi istemiyoruz, bu zaman alıyor; çünkü doğamız buna karşı çalışıyor. Beynimiz derinde yatan motivasyonlarımızın ve benliğimizin derininden gelen güdülerimizin ancak çok küçük bir kısmını bilinç seviyesinde anlamlandırabiliyor. Hatta sol beyin bunları anlamlandıramadığı gibi her bir derin dürtüye kabulü kolay bir açıklama getiriyor, biz de görünürde yaptığımız harekete kılıf uydurup bunu dil marifetiyle açıklıyoruz.

Yine insan beyninin, özellikle konuşmadan sorumlu sol tarafının doğası gereği negatif tüm deneyimlerimiz için dış dünyayı sorumlu tutma ya da suçlama eğilimindeyiz. Öte yandan da her şeyin güzeli bizde, en doğruyu biz biliyoruz ve elimizi neye atsak haksızlığa uğramamız an meselesi. İçimize güzeliyle, çirkiniyle bakamıyoruz ve bu bir örüntü haline geldikçe tüm evrene gücenmeyi, varlığımızın nedeni olan ailemizle çatışmayı, dostlarımıza darılmayı, hayata küsmeyi ve mutlu olmaktan vazgeçmeyi alışkanlık haline getiriyoruz. Belki bunlardan birini bile olsa yapmama şansımız vardır. Duygularımızın sahipliğini araştırma halinde olma, bizi belki de aynı zamanda kişilerin, durumların ve olayların nesnesi olmaktan uzaklaştıracak.

Başlangıç için küçük, iç gıcıklayan tek bir hissi seçebilirsiniz. Bu türden bir ruh araştırması yaptığımızda şeytanlarımızla karşılaşabiliriz, ancak onlarla barış yapmak mümkün. Benliğimizin kumsalında yalınayak gezelim. Göz alıcı, yusyuvarlak, parıltılı taşları ayıklayarak ceplerimize doldurmayı bırakıp, eciş bücüş, delik deşik olmuş, şekilsiz çakıl taşlarını da toplamaya başlayalım. Kumsal olur, mutfak olur, ara sıra elimizdekilerle yetindiğimiz, onları değiştirmeye çalışmadığınız bir yerlere dönelim, olur mu?

Bu arada pancar çorbası pişmişken düşündüm, tarifini de versem mi diye. Ama şimdi durup dururken bir de kendimle çelişmeyeyim dedim.

Ah bu kafaları değiştirmek çok zor çok!

The self denied to be described

Barry Kerzin meditating with EEG for neuroscience research. Courtesy of Antoine Lutz

As a person practicing meditation for a few years now, I have been able to observe the thoughts coming into and going out of my consciousness as a silent, watching self. Although I am not in a position to assert the existence or non-existence of the self, I would try my best to make a practical interpretation of the Buddha’s idea of not-self in the light of my own experiences, contemplations and readings.

As per the Buddha’s diagnosis regarding clinging as the source of unsatisfactoriness (dukkha), our feelings, thoughts and perceptions are fleeting in nature, and this prevents one from seeing the world as it is and having a clear vision of truth. Is it possible to be liberated from this cycle of unsatisfactoriness and should we necessarily reject our ‘selves’ for it? Can we say that our motivations, feelings or thoughts are somehow the result of a mingling, blended form of our being and our external world and that nothing is to be owned by us?

Human perception is very much influenced by the circumstances or conditions in one’s environment, as the mind is scientifically observed to work toward its best interests in having evolved to survive as successful as it can be as a result of natural selection. As we continue to survive on so many levels, our sense of self is being challenged by the Buddhist way of thinking.

As the Buddha said in his sermon on the not-self, the self persists through time and is subject to our control, whereas the five aggregates-consciousness, form, feelings, perceptions and mental formations- related to a person’s experience do not and are not, the self cannot be identified with anything that is changing in nature. In scientific terms, it is shown in the split-brain experiments that the left hemisphere of our brains, which is responsible for our language skills, communicates with the outside world about what is going on inside our minds not necessarily trying to reflect reality. However, our right brain hemisphere quite strikingly works to present only the literal truth without attempting to change anything at all. That half of our brains can come up with fabricated details that are not true in order to create a plausible narrative is one sign that supports the Buddhist understanding of consciousness as an unreliable part of our experience.

In a study conducted by Richard Nisbett and Timothy Wilson, the subjects were asked to make a choice among a series of similar products in front of them and it was found that very strangely that they had a tendency to pick the product on the far right. This finding implies that our motivation to choose something, or talk or behave in a specific fashion does not necessarily take place consciously, our judgments may be a result of an unconscious motivation and our mental formations (one of the five aggregates of the Buddhist thought) do not originate from a state of consciousness. This can imply that an idea that comes into one’s mind can easily be affected by another idea of completely unknown origin. Therefore, the controllable characteristics of the Buddhist self are not to be found here.

In this regard, I believe that none of the workings of my mind are a mere result of being purely me; that the self in me is distinguishable from the things that my mind perceives. As one can see in many studies conducted in modern psychology, our consciousness is attuned to see, perceive and make sense of the things around us by incessantly making best guesses and unconscious choices in the background for our protection and success so that failure becomes a lesser probability.

I take my ‘self’ as an unchangeable, firm-rooted, observing being that is the closest part of me to truth, and any awareness, emotion, opinion, feeling or physical form that comes and goes in the course of this lifetime does not suffice to constitute the very essence of my being. 

Thanks to the Buddhist prescription of mindfulness, it seems to me that my mind has started working differently than it did before I started meditation, somehow disentangled from the transient and subjective notions of perception or feeling, etc. Being distracted or overwhelmed by feelings has become a less important problem for me during this process. This is not an intentional or result-oriented effort. It just happens to be the way it is, just as Peter Harvey claims in his book The Selfless Mind, not-self is something to be done, rather than something to be taught. I believe that observing the five aggregates of the Buddhist thinking through meditative work brings a mindful approach towards life and existence in general.

I think that the existence of self that is associated with permanence and control is only denied in a liberative framework by the Buddha, as mentioned by Bhikkhu Bodhi in one of his talks with Robert Wright, in order to eliminate one’s attachment to all objects of clinging and to the notion of a substantial I. Therefore, I take the Buddha’s sermon on the not-self as an attempt to describe the nature of self by denying what it is not.

References

Bhikkhu Bodhi. Lecture 3: The True Nature of Existence http://www.buddhanet.net/audio-lectures.htm

Harvey, P. (2013). The Selfless Mind: Personality, Consciousness and Nirvana in Early Buddhism. London: Taylor and Francis.

The Sermon at Benares/Varanasi, Setting in Motion the Wheel of Dharma http://www.accesstoinsight.org/tipitaka/sn/sn56/sn56.011.nymo.html

Timothy de Camp Wilson, & Nisbett, R. (1978). The Accuracy of Verbal Reports About the Effects of Stimuli on Evaluations and Behavior. Social Psychology, 41(2), 118-131. doi:10.2307/3033572 

Mor kanepesini satan kadın

İhtiyaçlar değişiyor, hayatım bir gün öncesiyle bile aynı kalmıyor, ne tuhaf.

Bir süredir aldığım yeni kararlar, olanın içine farklı bir bakış açısıyla sığmaya, yerleşmeye zorluyor beni. Otuz üç yaşımda kariyerimi, günlük yaşantımı ve alışkanlıklarımı sil baştan değiştirirken eskinin, aşina olunanın içinde kalmak istiyor bir yanım evet, ama orası artık o kadar sıkışık bir yer ki içinde kalabilmek ne mümkün. 

Ne kadar korkuyorum değişmekten. Yeni bir kabuk bulsam kendime büyük mü gelir acaba, diye kabuğuma girip girip saklanıyorum. Tamam, arada bir de çıkıyorum oradan ama yazık, zavallı kabuğumla da sürekli bir sürtüşme halindeyim. 

Şimdi versiyon olmuş bilmem kaç 

Olan aslında neydi, biliyor musun? Güzelim mor kanepem ne yaptıysam ne ettiysem evimin hiçbir yerine sığmıyordu. Sığmıyordu işte! Ve ben yıllardır bunu göremiyordum, görmek istemiyordum. 

Şimdi ise değişimi böylesine içten gelen bir arzuyla pratiğe dökerken, fiziki değişime bu direnç nedendi? Oysaki yapmam gereken şey çok basitti: Yeniye alan açmak! Bunun için de evimde bazı değişiklikler yapmalıydım. 

Yaptım da! Güzelim mor kanepemi sattım. Mor kanepesini satan kadın oluverdim. Hatta onu satın alan kadın ve onunla birlikte evimi ziyarete gelen kardeşi o kadar tatlı insanlar çıktılar ki ortak tanıdıklar, benzer iş deneyimleri derken kanepeyi sattığımı bile unuttum. Buraya kadar her şey normal. Şahane!

Derken gün geldi çattı ve nakliyeciler kapımı çaldı. Mor kanepemi alıp apartman boşluğuna çıkardılar. “Abla, kapatabilirsin. Hallederiz biz… Abla, iyi günler…” Ben inat, kapının ağzında dikilip telefonla uğraşır gibi yapıyorum. Beynimin içinde şu düşünceler dönüyor: “Acaba iyi saracaklar mı?”, “Bir yerine zarar gelir mi?” “Ben neden satıyorum seni, ne güzel kanepeydin sen?” “Yok muydu bunun başka yolu?”

Kanepemi satmak isteyen bendim. Ben vermiştim bu kararı. Şimdi ne oluyordu bana canım? Kanepe aşağı indirilirken içimde bir yer neden böyle acımaya başlamıştı birden. Utanmasam ağlayacaktım. Allahtan utanmadım da ağlayabildim.

Hissettiğim hüzün işte böyle bir şeydi. O mor kanepeyle bir dönemi, yaşanan güzel günleri de satmış gibi suçladım kendimi. 

İnsanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğunu anlaması zor, hatta içimizdeki sese kulak vermezsek bu bir ömür alabilir. Evlilik, benim için bundan altı sene önceki yeni hayatımdı. Yeni yeni hayatlarım oluyordu benim ve onların hep yeni kalmasına özen gösteriyordum. Aslında en basit tabirle evlilik, hayatımın birkaç önceki versiyonuydu. Şimdi versiyon olmuş bilmem kaç.

Bu günüme gelmişim ve şimdiki kendim için neyin mühim olduğunu iyice bellemişim ne mutlu, ama işte altı sene önceki Elçin evini, yeni yaşantısını kendi ihtiyaçları üzerine kurmakta belli ki güçlük çekmiş ve sepetine yerli yersiz bir sürü şey doldurmuştu. Ortada bir yanlış ya da doğru yoktu, yalnızca ‘o ben’ gerçek ihtiyaçlarının farkında değildi. Ama şimdi ‘o kendim’e tatlı bir gülümsemeyle bakabiliyorum. Bunun adı şefkat olabilir.

Hali hazırda var olan

Maddiyatta olan bir şeyden vazgeçtiğimizde ya da maddi bir kayba uğradığımızda sadece o tek şeyin yokluğuyla baş başa kalmıyoruz aslında. Kaybedilen tek bir şeye atfettiğimiz yüzlerce anıyı da sildiğimizi sanıyoruz. Bir endişe peydahlanıyor derinde bir yerlerde.

Oysaki somut olan her şey, gözle görülemeyenin sadece bir yansıması. Maddiyatta var olan her şey, maneviyatımda olan şeyler için birer araçtan ibaret. Bedenim, evim, işim, güzel giysilerim, mor kanepem…

Böyle bir aracı yitirdiğimde, kimsenin gözle görmediği, bana ait bir duyguyu, bir anıyı ya da yaşanmışlığı değil bunların sadece bir yansımasını yitirmiş oluyorum. İşlevi sadece içimde ‘hali hazırda var olan’ı anımsatmak olan somut bir yardımcıyı serbest bıraktım da denebilir. Asla kopmak istemediğim, o iç yakan, kalbin içinden olan şeyin herhangi bir olay sebebiyle yok olması ve onu birinin benden çekip alması mümkün değil.

Sahiplikler değişebilir, dönüşebilir, sahip değiştirebilir ve önem sıralamasında alt basamaklara gerileyebilir. Hayatımız boyunca eskinin yeniye yer açışına tanıklığımız hep bundan.

Diyeceğim o ki ben o mor kanepemde pek bir vakit geçirmemişim aslında. Meğer ben sadece, yeni bir hayat kurmanın heyecanını oturtmuşum o kanepeye. Onu layıkıyla da ağırlamışım. Peki, mor kanepemden vazgeçmek, onu evim için seçerken yaşadığım o ‘ilk günkü heyecan’ı silip götürebilir mi? 

İçimde olanı dışımda aramaya çalışmam boşuna. Beni ben yapan o anı her neyse bende. Bir şeyleri bırakmakta güçlük çekiyorsam, biliyorum ki o şey benim ta içimde ve kalbimin içinde olanı ne olursa olsun asla kaybetmeyeceğim.

suya elini daldırmak

Bugün banyoda kedim Jacko’ya musluktan su içirirken aklıma, içinde bir soru cümlesi barındıran parlak bir fikir geldi. Kafamın tepesinde lambalar yakan bu soruya cevaben ne de güzel fikirler üretirim dedim kendi kendime. Ama bunu derken de elimdeki işe güce (havluyu oradan alıp şuraya asmak, Jacko’yu kontrol etmek, dişlerimi fırçalamak, su doldurmak, bitkileri sulamak gibi olağan şeyler) kendimi kaptırıp o güzel sorunun zihnimden akıp geçmesine izin verdim.

Sahi o ilham dolu soru neydi? İçinden kim bilir ne hediyeler çıkardı? Unuttuğumu üzülerek fark ettim. Sonra da bu yazıya başlarken buldum kendimi.

Önem verdiğimiz bir şeyi unuttuğumuzu, heyecanımızı yitirdiğimizi fark ettiğimiz anları düşünelim. Ne tuhaf bir hayal kırıklığı, değil mi? Zihnimizin suyuna elimizi daldırıyoruz ve az evvelki nehirden eser yok (tıpkı Herakleitos’un dediği gibi). Peki, bundan nasıl bir anlam çıkarabilirdim?

İlk tepki olarak, bu unutmam gereken bir soruydu diyebildim kendime. Bu görünüşte bir avuntu, bir kendine tutunma çabası gibi görünse de manasız bir izlek değil. 

Zaman zaman kendimize sorular sorup yolumuza bakmamız gerekir; bu, gelişimimiz için gerçekten de faydalı olabilir: “İnsan en zorunu isterken neden hep en kolayını tercih eder?” “Öfke nereden geliyor?” “Bunca çabamın meyvesini ne zaman toplayacağım?” “Kendime hangi noktada bu kadar yetemez oldum?” “Acı nasıl geçer?” 

Kendimizle bire bir aynı deneyim yollarından geçen ama hiç soru sormayan bir versiyonumuz olduğunu varsayalım. Sanıyorum ki o kişi olmak istemezdik. 

Soru sorarak toprağımıza tohumlar ekeriz; ekmediğimizi ise biçmeyi ummayız. Hasadımız bereketli olmasa bile toprak her zaman bizimdir; bize geri verecektir. Tam da bu sebeple ruhumuzu zenginleştirmek için, tohumlarımızın derinlerde bir yerlerde bizi beklediğine eminim.

Bu şekilde, cevaplarını aramayı unuttuğumuz, arayamadığımız veya bulamadığımız soruların bir gün mutlaka karşımıza çıkacağına inanıyorum. Hatta belki de bunlar, nereden bulduğumuzu bilmediğimiz çok açık cevaplar olarak görkemli bir şekilde belirecekler bir gün. Aklımızda hiçbir sorunun yer etmediği bir sükunet anında.

Bugün elimi zihnimin suyuna usulca daldırıyorum. Akışın, ona kapılmaksızın ya da karşı koymaksızın, daha etkin bir izleyicisi oluyorum. Günümün geri kalanında da gelen sorgulama anlarında zihnimi izleyeceğim. Sorgulama anı nedir? Esinlenmeye açık olduğumuz, ruhumuzu beslemek istediğimiz anlar bunlar sanırım.

Ruhumun doyduğu bir gün olur niyetiyle devam ediyorum…

Bir ben hayal ediyorum

(Bu yazı, Anil Seth’in “Your Brain Hallucinates Your Conscious Reality” (Beyniniz Bilinçli Gerçekliğinizi Sanrılıyor) isimli TED Talks videosundan ilhamla kaleme alınmıştır.)

Gündelik uğraşlarımız ve hayatın karmaşası içinde kendimizden öteye savrulmamak mümkün mü dersiniz? Kendimize yabancılaşmadan gelişmek, kendimizden uzaklaşmadan yol almak sahici bir niyet midir? Kendimi yoga ile tanımaya ve anlamaya niyet eden biri olarak, inanmak istiyorum: Elbette evet, neden olmasın?

Bugün karşıma çıkan bu beyin açıcı anlatının üstüne kendi kendime notlar almaya karar verdim. Dış dünyadan, izlenimlerimizden ya da en yalın haliyle duyularımızdan beslenirken elde ettiğimiz kazanım ve keşiflerle nasıl daha derin bir bilgelik arayışında olabiliriz? Algılarımızın zihin üzerindeki izdüşümü, gideceğimiz yönü nasıl belirliyor?

Gittiğimiz yolu artık biliyoruzdur, artık bilmemek elimizde değildir. Sizce de öyle, değil mi?

Anil Seth’in ifade ettiği üzere, bilincimizin katmanlarına yerleşmiş bilgiler ya da birbirinden kopuk veriler algılarımızı yönlendiriyor, dış dünyadaki uyaranları en tanıdık şekliyle algılamamızı sağlıyor.

Beynimiz karşılaştığı tüm verileri aslında algıda seçici davranarak, İngilizcede best-guessing olarak karşımıza çıkan ‘en iyi tahminde bulunma’ algoritmasından faydalanarak işliyor.

Basit bir örnek üzerinden düşünelim. Hepimizin bir kitabı ya da izlediğimiz bir filmi tüm detaylarıyla hatırlayamadığı durumlar olmuştur. Biz duyularımızdan sistemimize giren bu ayrıntıları unuttuğumuzu sanırız; oysaki zihnimizin işleyişi o kitaptan, o filmden sonra tamamen değişmiştir. Beynimizde yeni sinir yolları açılmıştır ve her birimiz hayatlarımızda izlenimlerimizin etkisiyle, bilinçli olmaksızın bilinçli seçimler yaparız.

Burada bir durup düşünüyorum. Belki de daha iyi, özümüze daha yakın (true to oneself) bir insan olmak, algılarımızı bu farkındalıkla geliştirme çabasıyla mümkün olabilir. Neden olmasın ki?

Zihnin terbiyesi

Şöyle bir fikirle yola çıkalım: Olumlu düşüncelerimiz, olumlu olguları fark etmemizle ilişkilidir ve ilişkilendirilebilir. (Bu, benim hayatımda tüm içtenliğimle çok önemli bir referans noktası.)

Buradan hareketle, şunu söyleyebiliriz: Çevremizden (kendimiz dışındaki her şey) topladığımız duyusal verileri işleme biçimimizle algımızı inşa ediyoruz. Bu demek oluyor ki olgunlaşmamızı, karakterimizin oturmasını ve hayatta ilerledikçe ne istediğimizi daha iyi kestirebilmemizi sağlayan, yıllar boyunca bilişsel süreçlerimize nesne olan tüm olguların ve olayların üzerimizdeki izdüşümüdür, alışkanlıklarımızın (düşünce, tercih, davranış) tekrarıdır ve kendimizi belirli bir yönde ‘sürdürdükçe’ koşullanan, benzer bir deyişle, terbiye olan zihindir.

Gerçeğimizi bulmak, bu gayretten hareketle kendi istediğimiz hayatı kurmak için tam da o hayatı pratik etmekten geçiyor. Yanılsamalar denizinde su yüzüne çıkmak, her şeyden önce nefes almayı gerektiriyor.

En iyi tahmine (ilk akla gelen algıya) değil imkan dahilindeki tüm olasılıkları gözlemleyerek, bilinçle ve farkındalıkla tercihlerde bulunarak (Ehrsson, Holmes ve Passingham’in sahte el deneyi) halüsinasyonlarımızın yani varsayımlarımızın kabul noktasına nasıl geldiğini araştırabiliriz, (insan beyni herhangi bir süreç içindeki işleyişinde en kısa yolu, en yakın tahmini, en kolay çözümü tercih eder.) ama bu bizim gerçeğimiz olmayabilir. Kendimizi yanılsamaların, duyuların ve olayların rüzgarına bırakmadığımızda özümüze dönük bir yolculuğa ilk adımı atabiliriz.

Özü fark etmek

Hepimiz, çılgınlık seviyesinde hızlı bir dünyada, kalabalık içindeki tüm farklılıkların kıskacında biricik bir ben olmayı istiyoruz. Nasıl bir ben var içimde sorusuna kesinlik getiren bir cevap arıyoruz. Farkındalığımızı, deneyimlerimize dair ve onlardan kaynaklanan algılarımız üzerinden ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan yönelim ve tecrübelerimize ilişkin izlenimlerimizle geliştiriyoruz. Bu süreçler hayatımızda her gün ve hatta tam da şu an gerçekleşiyor.

Ortaya nedenlerimizi döküp sonuçlar arıyoruz ve seçtiğimiz sonuçların nedenlerine dikkatlice bakıyoruz, kendimizi daha iyi tanımak için.

İç regülasyon ve yoga

Bedenlerimiz kendi kendine yetmek ve potansiyelini azami seviyede kullanmak için tasarlandı. Bu konuda şüphemiz var mı? Umarım ki yoktur.

Seth’in konuşmasında dikkat çektiği bedenin iç regülasyon özelliği bu tasarıyı anlamada güzel bir açılım sunuyor bize. Normal şartlarda bir organımızı sadece var olduğu için hissedemiyoruz, ancak vücudumuzda fiziksel bir sorun ya da ağrı olunca (yani bir neden-sonuç diğer bir deyişle etki-tepki ilişkisi oluşunca) söz konusu organın yerini, acısını, hissini fark ediyoruz.

Hangi seviyede olursak olalım, yogayı (hatha yoga) hayat pratiğimize dahil ettiğimizde, odaklanma ve hareket ile özgürleşiyor ve fiziksel bedenimizin zihnimizle konuştuğu dili daha iyi anlamaya başlıyoruz: Kolumuzu uzatıp geriye esniyoruz ve bakıyoruz ki bazı kaslarımız uzuyor. Zihin, acı ve gerginliği fark ederken; öte yandan diğer kaslarımız kısalıyor, gevşiyor, algı ve odak dışı kalıyor. İşte tam da bu sebeple, ister zihinde olsun ister bedende olsun, üzerinde en çok çalıştığımız alanlar, kendiliğimizi en çok anladığımız alanlar oluveriyor.

Zihin hep en önce pes edendir

Yoga pozları üzerinden bedenden zihine, zihinden bedene etkileşimler kuruyoruz. Düşünceleri esnettikçe bedenin de sınırlarını aştığını, bedenin gerçekliğini kendisinin yarattığını, ‘kendi kendini hayal ederek’ varlığa tam da olduğumuz halimizde getirdiğini ve de getirebileceğini fark ediyoruz.

Zihin, zor bir koşul ile karşı karşıya kaldığında en kolay tahmini, yani vazgeçmeyi tercih ediyor. Bedeni yorduğumuzda da olan budur; bedeni izleyen zihinse, onun yorgun olduğuna dair kararı da yine o verecektir. Bunun olmasına izin verecek miyiz? Bedenimizden önce zihnimizin pes etmesine izin vermemek elimizde: Olumlu duyu, duygu ve algılardan beslenmeyi bilinçli bir şekilde tercih ederek.

Algılarımızı ve de benliğimizi kendi kendimize inşa edebiliyor olmamız (ne mutlu!) hepimizin biricik olduğunu, hiçbir genel geçer kuralla, yönlendirmeyle ya da formülle hareket etmeden kendimiz olabilme potansiyelimizi gösteriyor.

Bu güç içimizde ve içten dışa, evrene uzanıyoruz.

Moody Sings the Blues for an Everlasting Pursuit of Self-Identity in Jackie Kay’s Trumpet

“There is no gender identity behind the expressions of gender; that identity is performatively constituted by the very expressions that are said to be its results.”

Judith Butler

Gender Trouble

The problem with man is that he needs to rationalize everything. Without questioning, he distances himself from an object or an idea that he can’t exactly define and which is in an unconfirmed and blurred realm of existence. He breeds an unremitting fear of not knowing where that object or idea suits; he simply cannot bear his inability of categorizing it. That’s the case when a Western ear tries listening to Japanese music, which falls out of our conventions of notation. It definitely disturbs him with its out of range notes and complicacy that he thinks the whole arrangement is out of tune and atonal. Generally speaking, he may not be able to help himself when he bumps into a person who “appears” to have a different choice of gender or sexual orientation than his own; he stops a moment before he can even try to comprehend. Under the framework of a heterosexual world and binary oppositions of gender, this theoretically “undefined” status leads him to repudiation. Sex and gender codes are assets determined thousands of years ago. He simply knows that in the course of history there has always been the mainstream and the newly emerging opponent avant-garde ideologies. So how come he is so certain that this binary make-up of male and female genders will last for another thousand years?

Trumpet, by Jackie Kay, is a novel inspired from the American jazz musician Billy Tipton who was biologically female, yet cross-dressed as a man for the rest of his life after having seen that he was not permitted to perform his music as a woman. His fictive counterpart here is Joss Moody, a black trumpet player with a devoted wife proud to be “Mrs. Moody” and an infuriated son Colman who, upon the discovery of the truth about his father’s sex, gets involved in a book written by a hack writer. “His whole life was a fucking lie. What does it matter if Colman changed it a little bit?” (Kay 123) He doesn’t know yet that one can also imagine a life for himself, that maybe we all imagine ourselves to become the person that we are.

It’s crucial to understand the reasons behind this very big change of identity in the backdrop of mid twentieth century England where, as far as we can imagine, being simultaneously a black person, a woman, and a promising musician calls for a substantial transcendence of reality.

We need to remember first what it feels like to be black from Colman’s words: “[E]very black guy my age that I saw on TV had just been arrested for something… It’s like we only had the one face to them. The same face… I’ve been picked up by the police countless times… just for being black and being in the wrong place at the wrong time” (162). We need add to this the response of Millie’s mother regarding her marriage with Joss: “It [isn’t] prejudice, it [is] common sense . . . I don’t want you marrying a Darky” (27). Black is definitely seen as the other, the inferior; whose only problem is to create problems. He’s the burden; even he himself feels the weight on his shoulders.

Joss Moody finds “the key to success”, as Colman says, with his trumpet. This success takes its roots from the struggle of the black people brought to America’s port for slavery in those times, New Orleans. They were not only physically there fulfilling what’s asked of them, working night and day; their work songs, murmurings of blues, their polyrhythmic and percussive moods of dance outlived their struggles. They sang the blues in order to get rid of their sorrow, to find a refuge in the melodies that could help them move on and have a future. And all these came to be jazz music in time; a creation, a hope for salvation brought about by the African people. Jazz was a loud yet non-violent revolution, an outcome of opposition and disillusionment at the hands of the white world. Joss also knew that as a woman in those times, he could not move the crowds the way a male trumpet player would do and be internationally known. Therefore his only way of existence was through being a trumpet virtuoso, as a man with a life-long commitment and dedication. He needed to reconstruct a new reality. As Judith Butler says: “[O]ur very sense of personhood is linked to the desire for recognition, and that desire places us outside ourselves, in a realm of social norms that we do not fully choose, but that provides the horizon and the resource for any sense of choice that we have” (Butler, Undoing Gender 31).

Performing as a male trumpet player for a time, Joss starts dating Millie. All that time curious about what’s going wrong with their relationship, Millie finds a clue: “When the sax starts Joss closes his eyes and keeps them closed for the longest time. I find this a bit embarrassing. I feel as if I’ve lost him, that he belongs to the music and not to me” (Kay 17). Joss is still not legitimized in order to be a man for Millie. At that phase of their relationship, Joss is a man only in the realm of jazz. He is the one that knows what builds up a wall between the two. When the tune changes and gets sadder Millie starts tapping to the music and realizes that she can feel it inside her. All the while Joss is staring at her, which is a look of confirmation. It’s Millie’s canonization into Joss’ world of jazz. It’s the only thing needed so that he can share his physicality with Millie, be her man. I believe that it’s not a coincidence that this was the night of the revelation.

Never a time does Millie question Joss’ transgression of gender. Moody is taken for what he is, and cared for. Millie doesn’t imply anything about his transsexualism. She takes him for what he is, with his bandages and filling cotton pieces. “It was our secret. That’s all it was. Lots of people have secrets, don’t they? The world runs on secrets. What kind of a place would the world be without them? Our secrets were harmless. It did not hurt anybody” (10).

It doesn’t matter for Millie what makes Joss Moody a man. What he corresponds to is the fact one way or another he has come to “realize” the manliness in himself, ignoring his actual assigned sex. He doesn’t even need to ignore; he has totally wiped out his awareness of having been once upon a time a girl.

Once a wife now a widow after Joss’ death, Millie is under the assault of the media which points a finger to this greatest deception of a world-wide known jazz musician who recently turned out to be a woman, and to his wife sticking her with the etiquette of “lesbian”. What Joss wanted was to find himself a place and escape his “black” conscious; he again falls into the trap of gender regulations.

Is it really a deception? If that is, why would Joss care to deceive people when all that he cared about was himself? Is it simply possible for a woman to become a man? Judith Butler more or less gives an answer to that: “Some people have asked me what is the use of increasing possibilities for gender. I tend to answer: Possibility is not a luxury; it is as crucial as bread. I think we should not underestimate what the thought of the possible does for those for whom the very issue of survival is the most urgent” (Butler, Undoing Gender 29).

Beauvoir reflects that “gender is always acquired… that one is born with a sex… [b]ut sex does not cause gender, and gender cannot be understood to reflect or express sex” (Butler, Gender Trouble 111). Joss is merely a human who has preferred to be a man, to reassign a new gender for himself. Walker states; “what one person is doing to another at a particular time in a particular bed would seem to be an inexact and disorderly way of discerning who they are” (par 26). In this context, neither Joss nor Millie is a lesbian. Even without theorizing it, it’s crystal clear to the eye that Millie loves Joss as her husband:

I managed to love my husband from the moment I clapped my eyes on him till the moment he died. I managed to desire him all of our married life. I managed to respect and love his music. I managed to always like the way he ate his food. I managed to be faithful, to never be interested in another man. I managed to be loyal, to keep our private life private where it belonged. To not tell a single soul including my own son about our private life. I managed all that. I know I am capable of loving to the full capacity, of not being frightened of loving too much, of giving myself up and over. I know that I loved being the wife of Joss Moody. (Kay 206)

“The institution of a compulsory and naturalized heterosexuality requires and regulates gender as a binary relation in which the masculine term is differentiated from a feminine term, and this differentiation is accomplished through the practices of heterosexual desire” (Butler, Gender Trouble 22-23). McClintock states, embellishing on Marjorie Garber’s ideas, how the cross-dresser should be assessed:

The transvestite inhabits the threshold of category distinction, challenging ‘easy notions of binarity and throwing into question the categories of male and female”… The transvestite is not equivalent to one sex or another but is rather the figure that inhabits that borderland where oppositions are perpetually disarranged, untidied and subverted. (McClintock 656)

The aforementioned establishment of the binary genders of male and female within the norms of the culture does not let the mainstream progression of ideologies stray from its route. Along with Joss’ death and the discovery the rumours and the assumptions explode excluding the trumpet player from the understandable, easy and comfortable way of categorization of gender, without a second thought he is reckoned to be a subversive lesbian.

The greatest usurper in this rooted heterosexual pattern is, metaphorically speaking, Sophie Stones the capitalist; the usurper who seeks every possibility to attack, to utilize the weaker, and contrives cunning ways of increasing her profit. Walker states: “For Stones, the journalist, homosexuality is a marketable commodity in the publishing world: She knows that sex sells: ‘Lesbians who adopted a son; one playing the mummy, one playing daddy. The big butch frauds’ (Kay 170)” (Walker par 27).

Joss Moody’s life is all about wrapping and unwrapping. He’s wandering in circles from one different way of existing to the other. The registrar is face to face with a case like Joss’ for the first time in his life, dumbfounded having witnessed a very realistic albeit extraordinary transformation of identity in a couple of minutes. “Doctor Krishnamurty felt as if she was removing skin, each wrapping of bandage that she peeled off felt unmistakably like a layer of skin” (43). Joss only wraps himself to be a man so that he can play his trumpet and reach the depths of his soul. But, being a man is something deeper for Joss, it’s not superficial, it’s not merely a facade. It’s penetrated into his skin and hard to take away. There can only be one way that he submits to strip himself of his skin, his body, where he may easily renounce his sex and identity before thousands of people:

The music is his blood. His cells… All his self collapses – his idiosyncrasies, his personality, his ego, his sexuality, even, finally, his memory. All of it falls away like layers of skin unwrapping. He unwraps himself with his trumpet. Down at the bottom, face to face that he is nobody. The more he can be nobody the more he can play with that horn. Playing the horn strips him bare till he ends up with no body, no past, nothing. (Kay 135)

In the eyes of the society, Joss Moody was never actually able to get rid of his physical “female” features. He could not escape passing onto the other side without what he was at the beginning. Even in his death, he was doomed to be a female body. Death unveiled his constructed identity. “Death hath a thousand several doors for men to take their exit” (Kay 133), yet for Joss Moody there was only one way out, ceasing to exist as a label, as an outcast, as the other. He’s doomed to be judged always bouncing between these two subsecutive tricky modes of being: “You are what you wear. You are what you were” (Walker par 1).

Joss in every occasion seems to opt out the past, whatever it pertains to; his race, origin, birthplace, sex etc. He tells his son to “make up [his] own bloodline” (58). He wants him to imagine himself. He somehow wants to be one of the related; one needn’t biology to prove anything. For Joss, past doesn’t matter because he is “[t]he dispossessed. He can’t stop himself changing” (135). And there is always“[s]omebody who resents progress or irritated by it or decides all change is false” (272). He is like his mother; she would abhor things that repeat themselves. Joss thinks that change renders him free and careless of the borders of any kind. He does not hesitate to go back to the images of childhood; he remembers the railway, the ice-cream. Two days before his death he wants ambrosia creamed rice from Millie, which was his favourite dessert when he was a girl. The circularity, elasticity and multiplicity of his identity is exhilarating and beyond comprehension. One expects in the “Last Word” that he would make up for the change of gender and his disguise to Colman, but he doesn’t. He tells the story of the black immigrant who keeps changing names just like his son reconstructs his gender. He only implies the roots of his circular becoming. The rest is silence.

Joss Moody is a multi-faceted and unintelligible identity. Either fiction or life-size, he’s the very embodiment of change, that which the whole world dreads to see. He has a point that can strike down all economies of power, gender and race. Not even once a direct speaker, yet one of the most powerful antagonists. He arouses a passive sensation, the irony rolled up within. He’s no longer a woman or man. He’s already got there before the entire world is shamed to try. He may even come up and sing:

“Excuse me sir,
guess you got me wrong.
I’m of no colour,
but my skin’s a rainbow.”

 

References

Butler, Judith. “Subjects of Sex/Gender/Desire: V. Identity, Sex, and the Metaphysics of Substance” Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. New York: Routledge, 2006.

“Subversive Bodily Acts: iii. Monique Wittig: Bodily Disintegration and Fictive Sex.” Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. New York: Routledge, 2006.

“Beside Oneself: On the Limits of Sexual Autonomy.” Undoing Gender. Great Britain: Routledge, 2004.

Fanon, Frantz. “The Fact of Blackness.” The Post-Colonial Studies Reader Ed. BillAshcroft, Garet Griffiths and Helen Tiffin. New York: Routledge, 2002.

Gulcur, A. Lamia. “Resistance and reinvention of the subject in Jackie Kay’s Trumpet.” Ethnic Studies Review. 29.1 (Summer 2006): 101(10). https://esr.ucpress.edu/content/29/1/101

Kay, Jackie. Trumpet. London: Pan Macmillan Ltd, 1998.

Lawn, Richard. Experiencing Jazz. New York City: McGraw-Hill Humanities/SocialSciences/Languages, 2006.

McClintock, Anne. “Imperial Leather: Race, Cross-Dressing and the Cult of Domesticity.” Feminist Postcolonial Theory. ed. Lewis, Reina, and Sara Mills. New York: Routledge, 2003. 635-666.

Narayan, R. K.. A Tiger for Malgudi. London: Penguin Classics, 1994.

Walker, Alice. “As you wear: cross-dressing and identity politics in Jackie Kay’s Trumpet.” Journal of International Women’s Studies. 8.2 (Feb 2007): 35(9). https://www.researchgate.net/publication/265565216_As_You_Wear_Cross-dressing_and_Identity_Politics_in_Jackie_Kay%27s_Trumpet