Beden hareketle özgürleşir. Bu bir yolculuktur. Ve bil ki bu yolculukta kabiliyet ve acı kimi zaman el ele yürür. Rahatı fark et, acıyı fark et, kalmak istememeleri ve gitmek istemeleri fark et.
Beden nefesle ateşlenir, nefesle söner. İzin ver ona. Ve bir dahaki sınıra itmeden kendini, daha iyi olmaya çalışmadan ve olduğun anın ötesinde sonuçlara varmadan, şöyle güzelce var oluver onun içinde.
Bugün banyoda kedim Jacko’ya musluktan su içirirken aklıma, içinde bir soru cümlesi barındıran parlak bir fikir geldi. Kafamın tepesinde lambalar yakan bu soruya cevaben ne de güzel fikirler üretirim dedim kendi kendime. Ama bunu derken de elimdeki işe güce (havluyu oradan alıp şuraya asmak, Jacko’yu kontrol etmek, dişlerimi fırçalamak, su doldurmak, bitkileri sulamak gibi olağan şeyler) kendimi kaptırıp o güzel sorunun zihnimden akıp geçmesine izin verdim.
Sahi o ilham dolu soru neydi? İçinden kim bilir ne hediyeler çıkardı? Unuttuğumu üzülerek fark ettim. Sonra da bu yazıya başlarken buldum kendimi.
Önem verdiğimiz bir şeyi unuttuğumuzu, heyecanımızı yitirdiğimizi fark ettiğimiz anları düşünelim. Ne tuhaf bir hayal kırıklığı, değil mi? Zihnimizin suyuna elimizi daldırıyoruz ve az evvelki nehirden eser yok (tıpkı Herakleitos’un dediği gibi). Peki, bundan nasıl bir anlam çıkarabilirdim?
İlk tepki olarak, bu unutmam gereken bir soruydu diyebildim kendime. Bu görünüşte bir avuntu, bir kendine tutunma çabası gibi görünse de manasız bir izlek değil.
Zaman zaman kendimize sorular sorup yolumuza bakmamız gerekir; bu, gelişimimiz için gerçekten de faydalı olabilir: “İnsan en zorunu isterken neden hep en kolayını tercih eder?” “Öfke nereden geliyor?” “Bunca çabamın meyvesini ne zaman toplayacağım?” “Kendime hangi noktada bu kadar yetemez oldum?” “Acı nasıl geçer?”
Kendimizle bire bir aynı deneyim yollarından geçen ama hiç soru sormayan bir versiyonumuz olduğunu varsayalım. Sanıyorum ki o kişi olmak istemezdik.
Soru sorarak toprağımıza tohumlar ekeriz; ekmediğimizi ise biçmeyi ummayız. Hasadımız bereketli olmasa bile toprak her zaman bizimdir; bize geri verecektir. Tam da bu sebeple ruhumuzu zenginleştirmek için, tohumlarımızın derinlerde bir yerlerde bizi beklediğine eminim.
Bu şekilde, cevaplarını aramayı unuttuğumuz, arayamadığımız veya bulamadığımız soruların bir gün mutlaka karşımıza çıkacağına inanıyorum. Hatta belki de bunlar, nereden bulduğumuzu bilmediğimiz çok açık cevaplar olarak görkemli bir şekilde belirecekler bir gün. Aklımızda hiçbir sorunun yer etmediği bir sükunet anında.
Bugün elimi zihnimin suyuna usulca daldırıyorum. Akışın, ona kapılmaksızın ya da karşı koymaksızın, daha etkin bir izleyicisi oluyorum. Günümün geri kalanında da gelen sorgulama anlarında zihnimi izleyeceğim. Sorgulama anı nedir? Esinlenmeye açık olduğumuz, ruhumuzu beslemek istediğimiz anlar bunlar sanırım.
Ruhumun doyduğu bir gün olur niyetiyle devam ediyorum…
(Bu yazı, Anil Seth’in “Your Brain Hallucinates Your Conscious Reality” (Beyniniz Bilinçli Gerçekliğinizi Sanrılıyor) isimli TED Talks videosundan ilhamla kaleme alınmıştır.)
Gündelik uğraşlarımız ve hayatın karmaşası içinde kendimizden öteye savrulmamak mümkün mü dersiniz? Kendimize yabancılaşmadan gelişmek, kendimizden uzaklaşmadan yol almak sahici bir niyet midir? Kendimi yoga ile tanımaya ve anlamaya niyet eden biri olarak, inanmak istiyorum: Elbette evet, neden olmasın?
Bugün karşıma çıkan bu beyin açıcı anlatının üstüne kendi kendime notlar almaya karar verdim. Dış dünyadan, izlenimlerimizden ya da en yalın haliyle duyularımızdan beslenirken elde ettiğimiz kazanım ve keşiflerle nasıl daha derin bir bilgelik arayışında olabiliriz? Algılarımızın zihin üzerindeki izdüşümü, gideceğimiz yönü nasıl belirliyor?
Gittiğimiz yolu artık biliyoruzdur, artık bilmemek elimizde değildir. Sizce de öyle, değil mi?
Anil Seth’in ifade ettiği üzere, bilincimizin katmanlarına yerleşmiş bilgiler ya da birbirinden kopuk veriler algılarımızı yönlendiriyor, dış dünyadaki uyaranları en tanıdık şekliyle algılamamızı sağlıyor.
Beynimiz karşılaştığı tüm verileri aslında algıda seçici davranarak, İngilizcede best-guessing olarak karşımıza çıkan ‘en iyi tahminde bulunma’ algoritmasından faydalanarak işliyor.
Basit bir örnek üzerinden düşünelim. Hepimizin bir kitabı ya da izlediğimiz bir filmi tüm detaylarıyla hatırlayamadığı durumlar olmuştur. Biz duyularımızdan sistemimize giren bu ayrıntıları unuttuğumuzu sanırız; oysaki zihnimizin işleyişi o kitaptan, o filmden sonra tamamen değişmiştir. Beynimizde yeni sinir yolları açılmıştır ve her birimiz hayatlarımızda izlenimlerimizin etkisiyle, bilinçli olmaksızın bilinçli seçimleryaparız.
Burada bir durup düşünüyorum. Belki de daha iyi, özümüze daha yakın (true to oneself) bir insan olmak, algılarımızı bu farkındalıkla geliştirme çabasıyla mümkün olabilir. Neden olmasın ki?
Zihnin terbiyesi
Şöyle bir fikirle yola çıkalım: Olumlu düşüncelerimiz, olumlu olguları fark etmemizle ilişkilidir ve ilişkilendirilebilir. (Bu, benim hayatımda tüm içtenliğimle çok önemli bir referans noktası.)
Buradan hareketle, şunu söyleyebiliriz: Çevremizden (kendimiz dışındaki her şey) topladığımız duyusal verileri işleme biçimimizle algımızı inşa ediyoruz. Bu demek oluyor ki olgunlaşmamızı, karakterimizin oturmasını ve hayatta ilerledikçe ne istediğimizi daha iyi kestirebilmemizi sağlayan, yıllar boyunca bilişsel süreçlerimize nesne olan tüm olguların ve olayların üzerimizdeki izdüşümüdür, alışkanlıklarımızın (düşünce, tercih, davranış) tekrarıdır ve kendimizi belirli bir yönde ‘sürdürdükçe’ koşullanan, benzer bir deyişle, terbiye olan zihindir.
Gerçeğimizi bulmak, bu gayretten hareketle kendi istediğimiz hayatı kurmak için tam da o hayatı pratik etmekten geçiyor. Yanılsamalar denizinde su yüzüne çıkmak, her şeyden önce nefes almayı gerektiriyor.
En iyi tahmine (ilk akla gelen algıya) değil imkan dahilindeki tüm olasılıkları gözlemleyerek, bilinçle ve farkındalıkla tercihlerde bulunarak (Ehrsson, Holmes ve Passingham’in sahte el deneyi) halüsinasyonlarımızın yani varsayımlarımızın kabul noktasına nasıl geldiğini araştırabiliriz, (insan beyni herhangi bir süreç içindeki işleyişinde en kısa yolu, en yakın tahmini, en kolay çözümü tercih eder.) ama bu bizim gerçeğimiz olmayabilir. Kendimizi yanılsamaların, duyuların ve olayların rüzgarına bırakmadığımızda özümüze dönük bir yolculuğa ilk adımı atabiliriz.
Özü fark etmek
Hepimiz, çılgınlık seviyesinde hızlı bir dünyada, kalabalık içindeki tüm farklılıkların kıskacında biricik bir ben olmayı istiyoruz. Nasıl bir ben var içimde sorusuna kesinlik getiren bir cevap arıyoruz. Farkındalığımızı, deneyimlerimize dair ve onlardan kaynaklanan algılarımız üzerinden ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan yönelim ve tecrübelerimize ilişkin izlenimlerimizle geliştiriyoruz. Bu süreçler hayatımızda her gün ve hatta tam da şu an gerçekleşiyor.
Ortaya nedenlerimizi döküp sonuçlar arıyoruz ve seçtiğimiz sonuçların nedenlerine dikkatlice bakıyoruz, kendimizi daha iyi tanımak için.
İç regülasyon ve yoga
Bedenlerimiz kendi kendine yetmek ve potansiyelini azami seviyede kullanmak için tasarlandı. Bu konuda şüphemiz var mı? Umarım ki yoktur.
Seth’in konuşmasında dikkat çektiği bedenin iç regülasyon özelliği bu tasarıyı anlamada güzel bir açılım sunuyor bize. Normal şartlarda bir organımızı sadece var olduğu için hissedemiyoruz, ancak vücudumuzda fiziksel bir sorun ya da ağrı olunca (yani bir neden-sonuç diğer bir deyişle etki-tepki ilişkisi oluşunca) söz konusu organın yerini, acısını, hissini fark ediyoruz.
Hangi seviyede olursak olalım, yogayı (hatha yoga) hayat pratiğimize dahil ettiğimizde, odaklanma ve hareket ile özgürleşiyor ve fiziksel bedenimizin zihnimizle konuştuğu dili daha iyi anlamaya başlıyoruz: Kolumuzu uzatıp geriye esniyoruz ve bakıyoruz ki bazı kaslarımız uzuyor. Zihin, acı ve gerginliği fark ederken; öte yandan diğer kaslarımız kısalıyor, gevşiyor, algı ve odak dışı kalıyor. İşte tam da bu sebeple, ister zihinde olsun ister bedende olsun, üzerinde en çok çalıştığımız alanlar, kendiliğimizi en çok anladığımız alanlar oluveriyor.
Zihin hep en önce pes edendir
Yoga pozları üzerinden bedenden zihine, zihinden bedene etkileşimler kuruyoruz. Düşünceleri esnettikçe bedenin de sınırlarını aştığını, bedenin gerçekliğini kendisinin yarattığını, ‘kendi kendini hayal ederek’ varlığa tam da olduğumuz halimizde getirdiğini ve de getirebileceğini fark ediyoruz.
Zihin, zor bir koşul ile karşı karşıya kaldığında en kolay tahmini, yani vazgeçmeyi tercih ediyor. Bedeni yorduğumuzda da olan budur; bedeni izleyen zihinse, onun yorgun olduğuna dair kararı da yine o verecektir. Bunun olmasına izin verecek miyiz? Bedenimizden önce zihnimizin pes etmesine izin vermemek elimizde: Olumlu duyu, duygu ve algılardan beslenmeyi bilinçli bir şekilde tercih ederek.
Algılarımızı ve de benliğimizi kendi kendimize inşa edebiliyor olmamız (ne mutlu!) hepimizin biricik olduğunu, hiçbir genel geçer kuralla, yönlendirmeyle ya da formülle hareket etmeden kendimiz olabilme potansiyelimizi gösteriyor.
her adımın, sözün, cakan bir yakarma.
sakince başını kaldır,
kaçamak bakışlar,
kontrol et.
“BİRİLERİ BENİ GÖRÜYOR MU?”
insanlar seni fark etsin,
seni görsün,
sana baksın.
hatta tüm canlılar.
bitkiler de görüyor diyorlar.
onlar da görsün.
yürü, bak, bir adım daha,
biraz daha kaç.
yukarıda sesler,
havadar bir yer…
ara ve bul. bak,
dokun, orada mısın?
yalnızlık mıdır bunun tam tersi?
yoksa kendini bilmek midir?
kendine güvenmek?
kendini sevmek midir buna zıt?
var olduğundan, yaşayan,
nefes alan bir şey
olduğundan emin olmak mı?
kimsenin fark etmediği biri
olduğunu fark ettiğin an
-yolda yürürken,
işte, sınıfta, parkta,
parmaklıklarda,
göğün altında-
tam da bu anda
küçük bir yokluk seansı mı
başlattın zihninin içinde?
kasların gergin,
parmaklarının ucundasın.
ve diline bir şarkı dolanık,
yapışık ve düş yaralayan.
kendi yazdığın şarkında
susuyorsun,
şarkın içinde,
düşüyorsun.
tutun.
kendini tutabilir misin?
İliklerime kadar sevgiyle dolu olduğumu sandığım çoğu zaman aslında bir başkasını kendimden daha çok sevdiğime inanarak kendimi cezalandırıyormuşum, zamanla anladım.
Sevgi iyi olan, iyi hissettiren ve de iyileştirenmiş. Korkudan sıyrılmak, şüpheye düşmeden okşamayı bilmek ve iyi olanın gerçekliğinin güzelliğine bakakalmakmış, zamanla anladım.
Sevgi doluymuş özüm ve kendini bilen ruhum kendi gibi yaşayarak mutlu olabilirmiş ve başka hiçbir şey yapmasına gerek yokmuş, zamanla anladım.
Ve daha sevecek çok fazla şeyin olduğunu bilmek dört bir yanımda, geçmişte çok sevdiğimi bildiğim için daha fazlasını sevebileceğime inandıran bir güzellikle yaşamakmış sonsuz sevgi, bunu anladım.
Bir ruh gezginiyim ben,
Geçmiş zamanlara
gidiyorum.
Küflü tavan aralarına
giriyorum,
İşkence odalarına.
Virane dağ evlerinde
kilitli çekmecelere
bakıyorum.
Terk edilmiş odalarda
yastık kılıflarının içinde
arıyorum.
Çalıyorum
pervaz aralarında,
bazen de döşeme altında
bulduğum
çalakalem mısralarını
eski zaman şairlerinin.
Biri ölmüştü sanki,
ama benim yerime.
Karşımda uzanmış
Tabutta mı yatıyordu
Yoksa alnımın ortasında
bir delik miydi o.
İçimizde ölüyordu
birileri, bir şeyler.
Hep.
Kanıyorduk ve acıyorduk.
Biz de onlara özenip
Onlarla ölmek istiyorduk.
Demek ki şimdi de
İçimizden biri beni bulmuştu.
Benimle ölmek istiyordu.
Ama bunu bana bir türlü
Diyemiyordu.
Bir içki ısmarlıyordu,
yüzüme gülüp.
Arkamdan
ölümümü tasarlıyordu.
Ölecek miydim ben de?
İnsan nasıl ölebilir ki?
Biri benim kılığıma girip
Ölmek istemiş olmalı,
mümkün.
Öleceğini hissetmişti belki de.
Bir başkası olarak
Ölmeyi tercih etti.
Çünkü ölmek kolay değildi,
İçinden geçilen bir kapı,
Karanlık bir mağara,
Biri ışıkları yakmayı unutmuş.
Biri mi ölmüştü?
Ölü biri miydi gördüğüm,
Yoksa biri mi ölmüştü içimde.
Ben ondan daha mı çok ölmüştüm.
Hatta ben zaten ölüydüm de
Bilmezden mi geliyordum?
Bile bile öleceğimi,
Yine de ölmeye devam ediyordum.
Zamanın öncesindeki o sonsuz boşlukta, benlik yoktur orada ve ruh bulanır pusa ve kayaya ve ışığa. Zamanla, ruh puslu benliğe can verir. Ve sonra ağırca zaman, benliği taşa çevirir hafifletirken hiç durmadan ruhu, ta ki ruh benlikten kopup da, ikisi de özgür, dönene dek sonsuzluğa, kaybolmak üzere ışıkta, zamanın ardında uzayıp giden o ışıkta.
Çeviren: Elçin Karadoğan
How It Seems To Me
In the vast abyss before time, self is not, and soul commingles with mist, and rock, and light. In time, soul brings the misty self to be. Then slow time hardens self to stone while ever lightening the soul, till soul can loose its hold of self and both are free and can return to vastness and dissolve in light, the long light after time.
I want you,
the way you are.
the sadly way
you’ve been left aside.
and broken too,
even uncared for.
I want you,
all the small and simple,
because beauty wanes
with such an ease,
and so gracefully
that all it will be
in the end
is a simple memory.
a distant shooting star,
as small to the eye
as it may seem.